Anasayfa / Genç Kâlemler / Utanmaktan utanan nesil

Utanmaktan utanan nesil

Kurdukları iç dünyalarında tertemiz yaşamayı başarabilenlere selam olsun!

Dış dünyada kendimize dair hiçbir şey bulamadığımız için yaşamak bir çeşit tutsaklığa dönüşebiliyor. Düşündüklerimizle eylemlerimiz farklı, hayalimizle muhatap olduklarımız çok farklı. Yapmaya mecbur olduğumuz şeyler hiç de yapmak istediklerimiz değil. Dışarısı daima kusurlu, kusurlu olduğu için de lanetli nezdimizde. Hepimizin ise içinde kusursuzluğa hasret çeken bir yan var. O yanımız hariç diğer yanlarımız kusurlu. Tüm kusurlu yanlarını kusursuzca onarsa dahi insan kusurlu. Çünkü sınırlı ve sonlu… Kusursuza duyulan özlem acıdır ve insan ancak acıyla olgunlaşır. Bizlerse arzularımızdan mütevellit acıların kurbanlarıyız.

Sayın okuyucu, yukarıdaki kıvranmadan da anlaşılacağı gibi yazar girizgahı gelişme kısmına bağlamaya çalışmakta ve fakat harflerin kalabalığından sadede ulaşacak bir kapı bulamamaktadır. Madem ki öyledir, çaresiz doğrudan konuya girecektir.

Bana bütün büyük insanların ortak noktasını sorsalardı, hiç tereddüt etmeden “hayata ayak uyduramadıkları” gerçeğini söylerdim. Yaşamak başkalaştırıyor insanı… Geliştirmiyor. Yaşıyorsan farklılaşıyorsun ama olgunlaşamıyorsun. Olgunlaşanlar ancak yaşayamayanlardır. Modern dünyanın, toplumsal düzenin dayattıklarını yaşayamayanlar… Asrın imamının hayatını hatırlayın. Belki onunla aynı devirde yaşasaydık, çektiği eza ve cefayı görseydik haline acıyıp, “Yazık, bir kez olsun gün yüzü görmedi” diye söylenirdik. Ama o yaşamak eylemini öyle bir sanata dönüştürmüştü ki, eserleri ile yıllardır nice ruhlara nice hakikatleri nakş ettiriyor. Hem de bize göre dünya namına hiç bir şey yaşayamadan. Ama çok derin, tam da olması gerektiği gibi yaşayarak! Biz yaşamaktan ne anlıyoruz? Evet, bu görünen dünyada yaşamaktansa sadece düş dünyasında yaşamak kat kat daha güzeldir. Dünya yaşamak için dönmüyor. İnsan da yaşamak için doğmuyor. Her şey ölmek için doğuyor.

Yıllar önce bir dostum şöyle demişti: “Yüzümün kızardığı günleri özledim.” En ufak bir bakış veya söylenilen bir sözde insanın yüzünün kızarması ne asilliktir! Bu asalet temizlikten, saflıktan ileri gelir. Rahmetli Necip Fazıl bundan yarım asır önce “Bu gidişle utanmaktan utanan bir nesil gelecek” demiş. Her ortama yüzü kızarmadan, kendinden emin bir şekilde ayak uydurabilen çağımızın “modern” asilleri değil, gerçek asalet sahibi işte bunlardır: yüzü kızaranlar!

Evet modern dünyada “modern insan” yaşama sanatını çok güzel kavramış (!) insan demektir. Güzelim utanma duygusunu gereksiz görüp rafa kaldırmış, başı dik, omuzlarını gererek girmiştir ortamlara. Onun nazarında başı eğik, eli bağlı olmak özgüvensizliğin göstergesidir. “Kişisel gelişimi” ni tamamlamış, ruhu küçüldükçe caddelerini büyütmüş, tevazu, tevekkül, kanaat, feragat gibi kavramları metropolün moda kavramlarıyla değiştirmiş, cafe müdavimi, plaza adamı, garabet fikirler enteli biri olup çıkıvermiştir. Devir değişmiştir çünkü… Kibirden yanına yaklaşılmaz. Allah Resulü, kendisinden çekinen adamı, “Ben Kureyş’de kuru et yiyen bir kadının oğluyum” diyerek teskin etmiştir ancak o piramidin en tepelerinde gezdiğini her hal ve hareketiyle belli eder piramidin eteğinde gezinenlere…

Kardelenler hal dilleriyle ne de güzel nasihat ederler. “Yaşamak için başını kaldır, sonra çıktığın zorluğu unutmamak için boynunu usulca ey.” Seni ayakta tutan nedir ey okur? Boynunu eğen ne? İhtiyacının azalması mı, çoğalması mı? Yüzünün kızarması gereken yerlerde yüzün kızarmaz mı oldu? O halde önce şunu kabullenmekle işe başla, bu çağda hayâ ile yaşamak hakiki asalettir!

Bir yorum

  1. Ayşe Gül Özaydın

    Utanmaktan utanan nesil.. çok yakin çok. Bir kısmı piyssaya cikmiş bile.. Allah islah eylesin insallah.

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön