Anasayfa / Rîsâle-î Nûr / Sâbikun bi’l-hayrat

Sâbikun bi’l-hayrat

Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc), tevhid inancını dünya var oldukça muhafaza edecek olan Habibi Peygamber Efendimiz (asm)’in ümmeti için şöyle buyuruyor “Sonra biz o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere  (Muhammed’in (asm) ümmetine) mîras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.1” Bu üç sınıftan “Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır” diye âyetin işaret ettiği ümmetin en hayırlı kısmını da “sâbikun bi’l-hayrat” diye ifade buyurmuştur.

“Sâbikun bi’l-hayrat” farz ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getiren bir sınıf olmakla birlikte, ellerinden geldiği kadar sünnet-i seniyeye riayet ederek zamanlarını iktisadlı kullanıp nâfile ibadetleri de ömürlerinde ifa etmeye çalışırlar. Sâbık “önde bulunan”, “ileride bulunan”, “hayırda yarışan” gibi mânâları ifade ettiği gibi hayrat da “sevab kazanmak için yapılan Cenâb-ı Hakk’ın beğendiği iyi işler, bütün iyilikler, hayırlar” anlamına gelmektedir.

 

ÖNE GEÇENLER
Bin yıllık şerefli târihimiz boyunca bu sırra ermeye namzed nice şahsiyetler gelmiş ve bu vazifeyi deruhde (üstüne almak) ederek bu güne kadar muhafaza etmişlerdir. İşte, 50 senelik ömründe;
• Kur’ân-ı Hakîm’i 9 kere yazarak mürekkeb olarak da hayatını kullanan, ömür dakikalarını Kur’ân ve îman hakikatleri için tasarruflu safreden bir mutasarrıf,
• Îman hakikatlerini ömür dakikalarına serpiştirerek Kur’ân’ı ömrüne yayan bir müteessis olarak yaşamış,
• “Kur’ân’a doğrudan hizmeti, hareketine hem isim hem esas hem de gâye yapan”2 Üstadı’nın hayırlı talebesi,
• Kendisine vazife olarak kalan kudsî hizmetini her zaman hayatının önünde tutan ve öne geçiren,
Hz. Muhammed (asm) ümmeti içerisinde Seyyid Ahmet Husrev Altınbaşak gibi öyle bir kahraman3 vardır ki Cenâb-ı Hakk’ın bu iltifatlarına mazhar olmaya çok gayret etmiştir. Ve bu gayretlerinin neticesinde Allah’ın (cc) bir lütfu olarak daha hayatta iken hayır işlerinin dünya durdukça devamını sağlamak için Hayrat Vakfı’nı4 kurmuş ve sâbikun bi’l-hayrat olma sırrına ömrünü adamıştır.

 

BEKLENEN SOĞUK
Yaşadıkları zaman dilimi göz önüne alındığında, medihden uzak bir hayat ile Üstad’ının “acele ettim, kışta geldim”5 diye ifadesinin gereği olarak çok çetin bir kış mevsiminde, soğuğun tam ortasındadırlar. Bu hâl üzere eşsiz bir gayret göstererek Üstad’ı ile soğuğu beraber ısıtmışlar, îman ve Kur’ân hakikatleri ile soğuğun hakkını vermişler ve asude bir baharın geleceğine îman ederek ümidlerini hiç kaybetmememişler. İşte o hakkını vermeklik, o sıcaklık, bugünkü baharın ayak izleri olmuş. Bu vesile ile
• Hayat, Hayrat Vakfı, Tevafuklu Kur’ân, omuzlara yüklenen vazifenin neticesi olarak bugünkü nesil ortadadır.
• Acele edip geldikleri kışın hakkını verip cennet-âsa bir baharın adını koyanlarlar da bellidir.
• Bu baharın numunelerinin görülmeye başladığı da âşikârdır.
• Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’in izni ile Cennet-âsa bir baharın çocuklarının bu baharı filizlendirecekleri de zuhurattandır.
• Hayrat Vakfı, ömrünce sâbikun bi’l-hayrat olmaya gayret eden muhterem kurucusunun yolundan giderek ümmetin içerisinde hayırlı işlerde öne geçmeye de namzeddir.

Binler selam, hürmet, muhabbet, sâbikun bi’l-hayrat sırrına ermeye çalışan kahramanlara, Peygamber Efendimiz’in (asm) yolunu takip edip îman ve Kur’ân hakikatleri ile soğuğu ısıtan Üstadlara, Cennet-âsa bir baharın tohumlarını ekenlere5 ve bu tohumları filizlendirmek için Allah (cc) yolunda ilim tahsil edip6 ayağını toza bulayanlara7.
 
 
KAYNAKLAR
[1] Kur'ân-ı Kerîm, Fâtır Sûresi, 32. Âyet-i Kerîme
[2] Muhsin Meriç, Yeni Akit Gazetesi, "Kur'ân hizmetkârlığı" başlıklı makale, Perşembe, 21 Temmuz, 2011.
[3] Emirdağ Lâhikası, s. 1735; Osmanlıca Şuâlar, c. 2, s. 533; Osmanlıca Şuâlar, c. 2, s. 553; Osmanlıca Şuâlar, c. 2, s. 521.
[4] 
[5] Risâle-i Nur Külliyatı, Osmanlıca asıl nüsha, Mektubat II, Münâzarat, s. 368.
"Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır".
[6] Hadîs-i Şerif, Müslim, Zikr 39. Ayrıca bk. Buharî, İlim 10; Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, Kur'ân 10, İlim 19; İbni Mâce, Mukaddime 17.
"Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır."
[7] Hadîs-i Şerif, İbn Hacer el-Askalanî, Fethu'l-Bâri, 6.cilt, s. 29, Hadis no, 2811. "Ayakları Allah yolunda tozlanmış bir kula cehennem dokunmaz"
Gelen Aramalar:hayrat vakf

2 Yorumlar

  1. Allah bizleri de onlardan eylesin. Amin…

  2. Aziz Mahmud Hudayi

    Son günlerde “Hür Adam” filminin bir sahnesi münasebetiyle yapılan münakaşalara bir ışık tutar ümidiyle bu hatırayı yazalım dedik. Evet, O bihakkın Bediüzzaman’dı.

    TARİHİ BİR HATIRA

    Hulusi Bey’in yakın ders arkadaşlarından Elazizli Mehmet Sarıkamış’dan nakledilmiş bir hatıra… O da Diyarbakırlı Dişçi Kadri’den dinlemiş ve defterine yazmıştı.

    Diyarbakırlı Dişçi Kadri Efendi ve iki üç arkadaşı bir tren yolculuğu yapıyorlar… Kompartımanda yalnızlar. Birisi cebinden çıkardığı kâğıt bir nüshadan okuyarak Risale-i Nur dersi yapmaya başlıyor. Bir müddet sonra kompartımanın kapısı açılır. İçeriye fötr şapkalı, takım elbiseli, kravatlı yaşlıca bir zat girer. Kompartımanın kapısı aniden açılınca Risaleyi okuyan ağabeyimiz okuduğu sayfayı cebine koyar. Gelen adam ne okuyordunuz diye sorar. Ağabeylerimiz bir şey okumuyorduk sohbet ediyorduk derler. Bu arada gelen adam da onların yanına oturur. Ve der ki:

    –“Ben yan kompartımanda okuduklarınızı dinledim. Okuduklarınız Risale-i Nur’dandı. Çekinmeyin ve çıkarın okumaya devam edin. Ben emekli Isparta valisiyim. Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile alakalı yaşadığım bir hadiseyi anlatayım ki, size de cesaret gelsin.

    — Ben Isparta’da valilik yaptım. O yıllarda Bediüzzaman Said Nursi de Isparta’da sürgünde bulunuyordu. Said Nursi Isparta’ya geldiği günden itibaren her gün Çankaya’dan “Hoca” namı kullanılarak Bediüzzaman’dan haber soruluyordu. Ben de Hz. Bediüzzaman’ın yanlış bir iş yapmayacağından emin olduğum için hiç araştırmaya lüzum görmeden “Hoca ile alakalı bir vukuat yok” diyerek cevap yazdırırdım. Hatta seneler geçtiği halde Üstad’ın kaldığı evi tanımak ihtiyacını dahi hissetmemiştim. Günün birinde Mustafa Kemal maiyetiyle birlikte Isparta’ya geldi. Mutadı olduğu üzere içki sofrası hazırlandı ve bütün mülki amirler, askeri erkân gece geç saatlere kadar içtiler ve eğlendiler. Gece yarısına doğru Mustafa Kemal benim kulağıma eğilerek “hazırlan seninle hocayı ziyarete gideceğiz” dedi. Beni bir telaş aldı. Çünkü evi bilmiyordum. “Başüstüne paşam” dedim. Hazırlık yapmak bahanesi ile dışarı çıktım. Emniyet müdürünü önüme kattım. Gidip Üstad’ın evini öğrenip geri döndüm. Artık rahattım. Bir müddet sonra Paşa ayağa kalktı ve ikimiz yalnız gideceğiz dedi. Beraberce çıktık ve Üstad’ın kapısına gittik. Mustafa kemal, elindeki sigarayı derin derin içine çekerek “kapıyı çal” dedi. Ben de hızlıca çaldım. Takriben beş dakika sonra kapı açıldı. Bir genç kapıdan göründü ve:

    — Ne istiyorsunuz? dedi.

    Mustafa Kemal kendisini tanıtmadan,

    — Hocayla görüşmeye geldik dedi.

    Genç, sert bir ifade ile:

    — Üstad’ın hiç kimseyle görüşmediğini bilmiyor musunuz? dedi ve cevabımızı beklemeden kapıyı şiddetle kapattı. Mustafa Kemal sigarasından daha derin bir nefes alarak tekrar bana “kapıyı çal” dedi. Çaldım. Yine aynı genç daha sert bir tavırla kapıyı açtı. Bizim konuşmamıza fırsat vermeden:

    — Siz bela mısınız be adamlar, Üstad kimseyi kabul etmiyor, dedi ve aynı tavırla kapıyı kapattı.

    Mustafa Kemal bu defa beni arkaya iteledi ve kapıyı kendisi çaldı. Kapı açıldı bu sefer gencin konuşmasına fırsat vermeden,

    — Delikanlı sen git üstadına “iki kişi gelmiş sizi ziyaret etmek istiyorlar” de. Eğer kabul etmezse biz geri döner gideriz dedi.

    Genç gitti biraz sonra gelip bizi içeri davet etti.

    Mustafa Kemal önde ben arkada üstadın odasına girdik. Üstad Hazretleri sergisiz bir odada somyanın üzerinde yorganı sırtına sarmış oturuyordu. Mustafa Kemal’i görünce gayet hiddetli bir ses tonuyla:

    — Kemal buraya da mı geldin? dedi.

    Mustafa Kemal:

    — Kızma hoca, kızma! Bir şey sormaya geldim. Dedi.

    Üstad,

    — Sor ne soracaksan!

    Mustafa Kemal ilerleyip Üstad’ın başının üstünde asılı duran Kur’an-ı Kerim’i almak istedi. Üstad sağ yumruğunu Mustafa Kemal’in göğsüne dayayıp geri iteledi,

    — Elini temiz Kur’an’a sürme, ne soracaksan sor. Dedi. Mustafa Kemal,

    — Hoca, “ve’t-tini suresi” benden bahsediyor dedi. Üstad,

    — Hayır, yanlış ettin komşunun kapısını çaldın. Onun yanındaki “alak suresi” senden bahsediyor. “innel insane leyetğa” ayeti sana işaret ediyor. Mustafa Kemal,

    — Ya öyle mi? dedi ve müsaade istedi çıktık.

    Giderken yol boyunca “hoca hiç değişmemiş, hoca hiç değişmemiş” diyerek kendi kendine söyleniyordu.

    İşte sizin Üstad’ınız böyle bir Üstad idi. Siz ne çekiniyorsunuz, okuyun risalenizi! dedi.
    alıntı

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön