Anasayfa / Rîsâle-î Nûr / Örnek Nur Talebesi Husrev Efendi

Örnek Nur Talebesi Husrev Efendi

Husrev Efendi, Risâle-i Nur hiz­me­tine intisap ettikten ve Bedî­üz­zaman Hazretleri ile tanıştıktan sonra, çok kısa bir zamanda Nur hizmetinde fevkalâde terakki etti. Üstad ona ‘örnek talebe’ nazarıyla bakmaya ve onu sair talebelerine ‘numûne-i imtisâl’ olarak göstermeye başladı. Isparta vilâyetini diğer şehirlere, Isparta kahramanlarını sair şehirlerdeki nur talebelerine örnek gösteren Üstad Bedîüzzaman, Medreseteü’z-Zehra erkânları diye tavsif ettiği talebelerini ve bilhassa erkân olan bu talebeler içinde, Husrev Efendi’yi tüm talebelerine ömrünün sonuna kadar örnek gösterdi. Her gittiği memlekette, Nur Hizmeti’nin bulunduğu her memlekette kendisine yeni bir ‘Husrev’ arayan Bedîüzzaman Hazretleri’ne göre Husrev Efendi, Risâle-i Nûr hizmetinin tüm esaslarını eksiksiz yerine getirmekte ve Üstâdına, kendi tabiriyle “altın başlı” bir omuzdaş olmakta idi. Sair talebelerine onun hizmetteki ihlâsını, sadâkatini, keskin fikrini hem de kaleminin şirin yazılarını örnek göstermekte idi.

Hazret-i Üstad Barla’da iken, daha hizmetin ilk senelerinde talebesi Refet Bey’e hitâben yazdığı mektupta “Husrev gibi ciddî talebeler yazar, onlardan bilâhere alır yazarsınız ve onlarla teşrik-i mesâî edersiniz”1 diyerek onun hizmetteki ciddiyetine işaret etmişti. Aynı senelerde, diğer talebeleri ile Husrev Efendi arasındaki irtibatları kuvvetlendirmek için devamlı telkinde bulunuyor ve onun merkeziyet vazifesini tesis etmeye çalışıyordu. Yine Refet Bey’e yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu:
“Husrev bana yazdığı mektubunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor. Demek tam onunla ittihad ve teşrik-i mesâî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münâsebeti kuvvetleştir.”2


Hazret-i Üstad, Medrese-i Nû­ri­ye’sinin örnek talebesini bulmuştu artık ve talebelerini tavsif ederken bile onun ismi ile zikrediyordu. Kastamonu’daki hizmetleriyle Üstad Hazretleri’ni memnun eden Mehmet Feyzi Efendi, onun için ‘Küçük Husrev’ idi. Hasan Feyzi Efendi Üstadı için ‘Denizli’nin Husrev’i’ olmuştu. ‘Aydın ve havâlisinin Husrev’i’ Ahmed Feyzi Efendi idi. İnebolulu Nazif Çelebi’nin ünvânı ‘ikinci bir Husrev’ veya ‘İnebolu Husrev’i’, İnebolu’nun ünvânı ise ikinci Isparta idi. Emirdağ’da ve hayatının son senelerinde Hazret-i Üstad’ın hizmetkârlığını ve şoförlüğünü yapmış olan Ceylan Çalışkan ise Üstad’ı nazarında ‘küçücük bir Husrev’ idi. Keza Isparta’nın Kâtip Osman’ı da ‘ikinci bir Husrev’dir. Tâhir Mutlu ise Üstad’ın lisanında “tam bir Husrev”dir.
Hazret-i Üstad, Husrev Efen­di’nin hizmet tarzına da ‘Hus­rev’in Sistemi’ veya ‘Husrev Sistemi’ diyordu. Sair talebelerini de bu tarz ile bu sistem ile çalışmaya teşvik ediyordu. Onun kalemi ise Üstad’ı için “Kur’ân’ın ve Risâle-i Nûr’un hazinelerinin kerâmetli ve yaldızlı bir anahtarı” idi ve Nur Talebeleri onun kalemini ve yazısını örnek almalıydı. ‘Küçük Husrev Mehmet Feyzi Efendi, Hazret-i Üstad’ın bu arzusunu şöyle kayda geçirmiştir:
“Üstâdım bana Mu’cizat-ı Ah­me­diye’yi, kardeşim Husrev tarzında yaz diyordu.”3


Risâle-i Nur hizmetine yeni giren talebelerin yazıları, eğer Husrev Efendi’nin yazısına benzeyecek olursa Hazret-i Üstad bundan pek fazla memnun oluyor ve duygularını şu misalde olduğu gibi dile getiriyordu:
“Merhum Hâfız Mehmed’in iki kardeşi o merhumun vazifesini yapmaları ve Mustafa’nın yazısı, Husrev’in tatlı hattına mutabık gelmesi, benim nazarımda, yeniden iki Hâfız Mehmed’i bulmuş kadar memnun oldum.”4


BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN VASİYETİ VE HUSREV EFENDİ
Bedîüzzaman Hazretleri Emir­dağ’da kaldığı yıllar içerisinde çok defa zehirlenme su-i kasdine maruz kalmıştı. Bunlardan birinde şiddetli hastalığının ölüme yaklaştığını düşünerek vasiyetnâmesini yazıp neşretti. Bu vasiyetnâmede Hazret-i Üstad, geride bıraktığı kitaplarını ve herşeyini Gül ve Nur Fabrikalarının heyetine emânet etti. Bu vasiyetnâmesi şöyleydi:
“Vasiyetnâmemdir,
Aziz, sıddık kardeşlerim ve vâ­ris­lerim!
Ecel gizli olmasından, vasi­yet­nâ­me yazmak sünnettir. Benim metrukâtım ve Risâle-i Nur’dan olan benim hususî kitablarım ve güzel cildlenmiş mecmualarım vesair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikalarının heyetine, başta Husrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki emr-i hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrukâtım, benim bedelime o sâdık ve mübarek ellerde hizmet-i Nûriye ve îmaniyede çalışsın ve istimal edilsin.

Kardeşlerim! Bu vasiyetten telaş etmeyiniz. Ben, teessürattan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zaif olmakla beraber; gizli münafıkların desiselerle müteaddid su-i kastları için bu vasiyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye ve hıfz-ı İlahî devam ediyor. El-Bâki Hüve’l-Bâki! Kardeşiniz Said Nursî”5


Vasiyetnâmede geçen Gül ve Nur Fabrikaları heyetinden on iki kişi ise Ispartalı olup Husrev Efendi ve Hâfız Ali Efendi etrafında toplanmış saff-ı evvel büyük kahramanlardan oluşuyordu. Hâfız Ali Efendi Denizli Hapsinde vefat ettiğinden bu vasiyetin yazıldığı zaman hayatta değildi. Bu heyetten on iki talebenin isimleri ise, Husrev, Rüşdü, Sabri, Tahiri, Hafız Mustafa, Büyük Mustafa, Büyük Ruhlu Küçük Ali gibi isimlerdi. Hazret-i Üstad zâhirde bu vasiyetnâme ile yalnız kitaplarını miras bırakıyor gibi görünse de “sair şeylerimin bütününü” ifadesiyle, aslında, memleket çapındaki bütün Nur Talebelerine, “Eğer bu hastalıktan vefat edecek olursam Husrev’in başını çektiği Gül ve Nur Fabrikası heyetlerinin etrafında toplanın” mesajını vermiş oluyordu. Yani Hazret-i Üstad’ın muradı yalnızca birkaç kitabını miras bırakmak değil, arkasında kalacak talebelerini dağınıklıktan muhafaza edecek bir merkezi, onlara bu şekilde göstermiş oluyordu. Hazret-i Üstad’ın bu kasd-ı mübareklerini başka mektubları da teyid etmekteydi.

Mesela Isparta Kahramanları’na verdiği diğer bir unvan olan Medresetüzzehra erkânları tabirini kullandığı bir mektubunda da şöyle diyordu:
“Medresetü’z Zehra erkânlarının, husu­­san Hus­rev’in bu vatan ve mil­let ve âlem-i İs­lâm’a hiz­met-i îma­ni­ye­leri ve tah­rib­çi dinsizlerin desiselerine sed çekmeleri o kadar büyük bir hasenedir ki farz-ı muhal binler sey­yie olsa afvettirir. Öyle ise, başta Husrev olarak o erkânların hiçbir hareketini tenkid etmemek ve kemal-i ihlas ve samimiyet ile onlara tesanüd ve tam kardeş olmak lâzımdır.”6


Üstad Bedîüzzaman’ın bu vasi­yet­nâmesi bütün talebeleri derin bir üzüntüye sevk etmişti. Hasan Feyzi ve Halil İbrahim Efendiler, bu vasiyetnâme üzerine hüzün dolu mersiyeler yazdılar. Husrev Efendi ise bu vasiyetnâmeyi okuyunca o kadar müteessir oldu ki aziz Üstad’ına, “Üstadım senin yerine ben öleyim, ben hasta olayım” mealindeki ifadelerle gâyet hazin bir mektub yazdı.

Bunun üzerine Bedîüzzaman Hazretleri, her ikisi arasında nasıl ulvî bir sevgi ve şefkat olduğunu gösteren şu cevabî mektubu kendisine gönderdi:“Husrev kardeşim! Sizi bu derece müteessir edeceğini bilseydim, zehirli hastalığımı ve vasiyetnâmemi yazmayacaktım. Mâdem inayet-i İlahiye ve himâyet-i Rabbaniye devam ediyor ve mâdem bu çok azaplı hayattan saadetli bâki bir hayata geçmek taziyeye değil, belki tebrike lâyıktır ve mâdem telif vazifesi, neşir vazifesine yerini bırakmış ve neşirde binler genç Saidler, Husrevler, Abdurrahmanlar çalışıyorlar ve mâdem Risâle-i Nur’un daimî ve bâki olan şahs-ı mânevîsi bu biçâre âciz Said’den yüz derece ziyade şakirdlerine üstadlık edebilir, elbette sizin elîm ve hazîn teessüratınız (üzüntüleriniz) yerine teselliler ve bana sabrı tavsiye ve duâlarla tahammülüme yardım etmek ve beni tâzib eden münafıkları cehenneme ve gadab-ı İlahiye havale etmekle kalben istirahat etmek gerektir.”7

HUSREV EFENDİ ÜSTADINA BEDEL ÖLMEK İSTİYOR
Üstad’ın bahsi geçen zehirlenme hâdisesinden sonra, Husrev Efendi sevgili Üstâd’ına O’nun bedeline hasta olmak ve ölmek istediğini arz etmişti. Bu teklif karşısında, Bedîüzzaman Hazretleri’den aldığı cevab ise çok mânidardı. Husrev Efendi’ye “Bundan sonra senin hayatın Risâle-i Nur hizmetine benim hayatımdan daha faydalıdır” mealinde fevkalade yüksek bir mertebeyi, hatta Husrev Efendi uğruna hayatını dahi feda edebileceğini müjdeleyen şu mektubla cevap verdi:
“Risâle-i Nur’un kahramanı Hus­rev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimî ve ciddi istiyor. Ben de derim: Telif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi hizmet-i nûriyede benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.”8


Bedîüzzaman Hazretleri’nin Emir­dağı’nda kaldığı 1944 sonrasında ve ellili yıllarda Üstad’ı ziyarete gitmek isteyen talebelerin önce Isparta’ya Husrev Efendi’ye uğramaları yaygın bir âdet hâline gelmişti. Çünkü Bedîüzzaman Hazretleri, gelenlere Husrev’e uğrayıp uğramadıklarını soruyordu. Ziyaretçiler önce Isparta’da Husrev Efendi’yi ziyaret ediyor, Üstad’ın durumu hakkında ondan bilgi alıyor ve onun tavsiyelerine göre hareket ediyorlardı.
Burdurlu Nur Talebeleri’nden Abdurrahman Cerrahoğlu, hatıralarında bunu şöyle anlatır: “Önce Isparta’ya gittim. Husrev Ağabeyle tanıştım. Onu, önündeki rahlede yazı yazarken buldum. Bitmez, tükenmez azimle çalışıyordu. Rengi bembeyaz olmuş zayıf bir bünyesi vardı. Fakat o hâliyle bir îman kalesi olduğunu her hâli ve konuşması ile belli oluyordu.” Aradan kısa bir zaman sonra Emirdağ’a Üstad Hazretleri’ni ziyarete gittim. Emirdağlı Mehmet Çalışkan Ağabey vasıtasıyla Üstad Hazretleri’nden müsaade alındı. Üstadın mütevazi odasına girdik. Yanımda İstanbul’dan hemşehrim Osman Göroğlu vardı. Ellerinden öptük. “Bana: Husrev’e gittin mi? diye sordular. Evvela, Husrev Ağabeyi ziyaret ettiğimi söyledim. “İyi yaptın, Husrev’e kırk canım olsa, feda olsun’ dediler.”9
Denizli Nur Kahramanı Hasan Feyzi Efendi, Üstad’ına yazdığı mersiyede, Üstad’ın Husrev Efendi’nin hayatını teklif etmesine olumsuz cevab vermesini, âhirete göç etme arzusu olarak telakki ederek şöyle der:
“Hâfız Ali’yi evvelce yerine bedel göndermeye râzı olduğun ve icra ettiğin halde, bu sefer hiç bir bedel ve feda da kabul etmiyorsunuz. Husrev gibi bir sevgilinin, senin yerinde ölmek teklifini reddediyorsunuz. Demek göç ve sefer muhakkak mı Üstadım?10
Bedîüzzaman Hazretleri’nin üstteki mektubu, aslında mühim bazı işâretleri ihtiva ediyordu. Hazret-i Üstad kendi vazifesi olan risâle telifinin sona erdiğini, risâleleri neşretme hizmetinde ise Risâle-i Nur Gül Fabrikası’nın serkâtipliğine mânen tayin olunan Husrev Efendi’nin kendisinden daha faideli hizmetler yapabileceğini ve eğer elinden gelse Husrev Efendi’ye hayatından vereceğini beyan buyuruyordu.11
Artık Nur Risâlelerini âleme neşretmek, mânevî tohumları Anadolu’nun münbit tarlalarına ekmek zamanıydı ve Husrev Efendi bu vazifeyi hizmet-i Kur’âniye’ye intisabından beri hakkıyla ifa etmekteydi. Onun Risâle-i Nur’un neşri ve diğer hizmetlerinden daima memnun olan Hazret-i Üstad, ona şu şekilde tebrik ve duâlar ediyordu:
“Husrev’i tashihte ve tevzide ve tedbirde ve muhâberede ve Nurların neşir ve yetiştirmesinde tebrik ve muvaffakıyetine duâ ederiz. Bu ehemmiyetli vazifelerle beraber; yine o şirin ve parlak kaleminin yazılarını çok nüshalarda görüyoruz; hem müstakil nüshaları da yazıyor, mektubundan anlıyorum. Hakikaten o, hizmet-i Nuriyede bir inayete mazhardır. Eğer o lüzumlu ve çok vazifeler olmasaydı, bir ayda on dört Risâleyi yazan kerametli bir kalem, Nur’un bir Zülfikar’ı, bir Asa-yı Musa’sı olurdu.”12


Bedîüzzaman Hazretleri burada, Husrev Efendi’nin Risâle-i Nur’a intisab eder etmez bir ay içinde on dört kitab yazarak mazhar olduğu büyük kerameti hatırlatıyor ve mânen diyor ki “Husrev eğer hizmetin her çeşit faaliyeti ile değil yalnız yazı ile meşgul olsa idi, Risâle-i Nur’u o kadar büyük sayılarda çoğaltacaktı ki, âdeta Musa (as)’ın asası ya da Hazret-i Ali (ra)’ın kılıcı Zülfikar gibi mucizâne hârikalar gösterecekti.” Bu ifadeler, pek çok benzer ifadelerde olduğu gibi, Husrev Efendi’nin Bedîüzzaman Hazretleri’nin yanında, ne kadar büyük bir mevkii olduğunu göstermektedir.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Husrev Efendi’nin Risâle-i Nur’un neşrinde İlâhî bir yardıma mazhar olduğunu mükerreren beyan ettiği gibi, yardımcılarının da aynı inayet altında olduğuna vurgu yapıyor, Nur Talebeleri’ni Husrev Efendi’nin yardımına koşmaya teşvik ediyordu. Mesela kendi el yazması olan bir mektubunda şöyle der:
“Husrev ve yardımcıları elhak fevkalade iş görüyorlar ve şüphesizdir ki onlar inayete mazhardırlar. Yoksa bu ağır şerait altında, elim de bağlı gibi olması cihetinde Nurlara ve Nurculara çok zarar olurdu.13 Sâlisen: Husrev’in himmetiyle daireye giren ve Nur’un yeni şakirdlerinden, bana mektub yazan Hatice ve Rabia haslar içinde kabul edildiler.”14


HUSREV EFENDİ ÜSTAD’INA BEDEL HASTA OLUYOR
Bedîüzzaman Hazretleri, Hâfız Ali ve Hasan Feyzi’nin kendisine hayat tekliflerini kabul etmiş ve onlar Üstadları bedeline âhirete gitmişlerdi. Fakat Husrev Efendi, Üstad’ı yerine ölmek ve hasta olmak istediğinde, Üstad bunu kabul etmedi. Çünkü artık Risâleleri neşir zamanıydı, neşri hizmeti ise en başta Husrev Efendi tarafından ifa olunuyordu.
Ayrıca, Husrev Efendi’nin, Bedî­üz­­zaman Hazretleri’nin âhirete göçmesinden sonra, onun hayru’l-halefi15 olarak ifa etmesi mukadder olan bir vazifesi vardı. Hazret-i Üstad’ın yukarıdaki mektubu ile kendi el yazması aşağıdaki mektubundan da anlaşılacağı gibi, Bedîüzzaman Hazretleri, kendi vefatından sonra, elmas kalemli Husrev Efendi’nin hem kendi vazifelerini, hem de Üstad Hazretleri’nin vazifesi olan cemaatin sevk ve idaresini yapmasını arzu ediyordu. Zâten vefatından evvelki görüşmelerinde de kendisine, “Husrev sen benden sonra on beş, yirmi sene daha yaşayacaksın. Hem benim vazifemi, hem kendi vazifeni yapacaksın!”16 demişti.


Üstad’dan gelen aşağıdaki mektub ise açıkça ifade ediyordu ki Husrev Efendi’nin hayatını ve sıhhatini Üstad’ı için teklif etmesi, hayatı için değilse de sıhhati hakkında kabul olmuştu. Hazret-i Üstad’ın, çok kolay kurtulamayacağını düşündüğü o zehirlenme hastalığı sırasında, Husrev Efendi Isparta’dan Üstadı’nın imdadına mânen koşturmuş ve O’nun hastalığından mühim bir kısmını üzerine alarak kendisi hastalanmıştı. Bedîüzzaman Hazretleri bu zehir hastalığından onun fedakârlığı ile kurtulduğunu şöyle ifade etti:
“Aziz, sıddık kardeşlerim! Mektubunuzdan Husrev’in hastalığını hissettim. Cenâb-ı Erhamu’r-Râhimîn şifa ihsan eylesin, âmin. Şüphem yok ki benim hastalığımdan bir kısmını kendine aldı. Bana yardım etti. Yoksa ben ucuz kurtulmayacaktım. Fakat sizi temin ederim ki, elimden gelse idi, onun ve onun gibilerin hastalık ve sıkıntılarını kendime alırdım. Çünkü onlar elmas kalemleri ve ihlaslarıyla benim bitmiş vazifemi daha parlak bir tarzda kendi vazife-i kudsiyeleri içinde idame ediyorlar.”17


Hazret-i Üstad’ın yukarıdaki iki mektubunda, kendisi yerinde hizmetine devam edebilecek zât için iki temel vasıf aradığı görülüyor. Birincisi Risâle-i Nur’un neşrine tam çalışmak, ikincisi ihlâs. Risâle-i Nur’un hizmet târihi gösteriyor ki Husrev Efendi bu iki vasıfta da Nur Talebeleri içerisinde en mümtaz bir mevkiye sahip idi. Bedîüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonra da bu vazifeleri hakkıyla yerine getirmiştir. Allah her ikisine ve âhirete göçen cümle Nur Talebelerine rahmet eylesin…

KAYNAKLAR
1. Barla Lâhikası, 330
2. Barla Lâhikası, 332
3. Kastamonu Lâhikası, 39
4. Emirdağ Lâhikası 1, 158
5. Emirdağ Lâhikası 1, 136
6. Emirdağ Lâhikası 2, 46
7. Hayrat Vakfı Arşivi
8. Emirdağ Lâhikası 1, 139
9. Son Şâhitler, c.1, sh. 238
10. Siracünnur, 300
11. Nur Talebeleri'nden gelen sağlam ve meşhur bir rivayete göre; Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin bu kalbî arzusu kabul olmuş ve âhirete gitmeden evvel, ömrünün kalan sekiz senesini Husrev Efendi'ye vermiş ve onu kendi yerine bırakıp âhirete öylece gitmiştir.
12. Hayrat Vakfı Arşivi
13. Hazret-i Üstad burada "Din düşmanları benim elimi kolumu bağlasalar da Husrev ve yardımcıları benim yerime çalışıyorlar. Bu cihetle hizmet zarar görmeden devam ediyor" diye sevinirken Husrev Efendi'nin hizmette nasıl bir yeri olduğunu ve hizmetteki merkeziyetini pek güzel ifade etmektedir.
14. Hayrat Vakfı Arşivi
15. Bu tâbiri Üstad Bedîüzzaman çok sevdiği ve deha derecesinde zekâ sâhibi olan yeğeni Abdurrahman'ın 1928'de vefatı üzerine şöyle kullanmıştı "O dünyada kalsaydı; hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrü'l-halef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi." (Lemalar, 26. Lem'a, 12. Reca)
16. Bu rivayeti Husrev Efendi gibi bu konuşma esnasında Bedîüzzaman'ın yanında bulunan pek çok Nur Talebeleri rivâyet etmektedirler.
17. Hayrat Vakfı Arşivi

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön