Anasayfa / Genç Kâlemler / Mutluluk çıkmazların ardında

Mutluluk çıkmazların ardında

benim de hakkım değil mi?”, “Çok ama çok huzursuzum.”, “Ne yaparsam yapayım, mutlu olamıyorum.” gibi sözler mutluluğa duyulan özlemi ifade eden, sıkça şahit olduğumuz sözlerdir. Şu helaket ve felaket asrında, birçok kimse Mecnun’un Leyla’yı aradığı gibi mutluluğu arıyor. Yollar aşındırıyor, ayakkabıları eskitiyor; lâkin semtinin kıyısından bile geçemiyor. Bu denli aramasına rağmen maalesef bulamıyor aradığı o ışıktan iklimi. Ulaşılması mümkün olmayan bir uzak diyar yahut bir muamma mı yoksa ?

Mutluluk bir muamma değildir. Hele hele uzak bir diyar hiç değildir. Mutlu olabilmemiz için yapmamız gereken sadece çıkmazlardan kurtulmak. Başka bir ifade ile ezber bozmak. Sadece bu. Mutlu olma yolunda ilerlerken bazı çıkmazlara giriyor ve oraya takılıp kalıyoruz. Sonra sıkıntılar bir bir kendini göstermeye başlıyor. O çıkmazlardan kurtularak istikametli yola girmemiz gerekiyor. Pekâlâ nedir çıkmazlarımız? Dilerseniz bir kaçına bakalım:

İlk çıkmazımız “ruhi ihtiyaçlarımızı görmezden gelmek.” Kendimizi bu dünyada sonsuza dek duracak; demirden, polattan bir direk gibi görüyor, ruhumuzu ihmal ediyoruz. Bütün mesaimizi bedenimize sarf ediyoruz. Oysa biz et ve kemikten ibaretiz. Her an dağılmaya mahkum bir yapıdayız. Vücut itibariyle anlayacağınız çabuk söner bir alev gibiyiz. Üfleseniz sönecek, Peki sahip olduğumuz ruh… Öyle bir ruhumuz var ki, kudret ona nihayetsiz duyguları takmış ve onu bekaya mazhar kılmış. Yoğun bir yapıda olan bedenimize bedel oldukça nurâni, şeffaf ve latif bir ruhumuz var. Hududu olmayan duygularla ruh hiçbir parçalanmaya maruz kalmadan varlığını devam ettirecek. Ölüm gerçeği ile birlikte ruhumuz virane olmuş beden hanesinden çıkıp tebdil-i mekân edecek.

Sizce hangisi daha fazla önem arz ediyor? Ruhumuz mu, bedenimiz mi? Elbette kırılmaya mahkum şişeler elmasa tercih edilmez. Yahut kırılmaya mahkum şişelere elmas fiyatı verilmez. Sözün özü, terazinin ağır kefesinde ruh varsa mutluluk da vardır.

İkinci çıkmazımız “mutluluğu uzaklarda aramak”. Mutluluğu uzaklarda arıyoruz. Tabir yerinde ise burnumuzun dibindekini fark edemiyoruz. Hani çoğumuzun başına gelir ya. Bazen bir şeyi hararetle arar dururuz; ama bir türlü bulamayız. Sanki yer yarılıp da yerin dibine girmiştir aradığımız. Sonra birdenbire buluveririz. Hayretler içerisinde kalırız. Kendi kendimize kızarız. “Nasıl fark edememişim ya” deriz. İnanın bana mutluluk da öyle. Hararetle arayıp da bulamadığımız mutluluk yanı başımızda. Yani bugünümüzde. Nazarlarımızı sağa sola dağıtmayı bırakıp hazır güne yoğunlaştırmamız, onu fark etmemizi sağlayacaktır. Mâzi kabristanında dolaşmakla, istikbal karanlıklarında ilerlemeye çalışmakla mutluluğu bulamayız? Dün madem ölüp çoktan defnedilmiş. Yarın ise henüz gelmemiş yani yok. O halde en müspet hareket, hakiki ömrü bulunulan gün bilip ecdamızın dediği gibi “Gün bugündür.” anlayışıyla anı en iyi şekilde  değerlendirmektir. Anı iyi değerlendirdiğimiz nispette mutlu olacağız inşaallah.

Bir başka çıkmazımız “küçük şeylerle mutlu olunamayacağını sanmak.” Küçük şeylerle maalesef yetinmiyoruz. Ancak büyük şeyler bizi mutlu eder paranoyası ile hayat sürüyoruz. Bir makama gelmenin, çok zengin olmanın veya şöhret kazanmanın mutluluk getireceğine inanıyoruz. Madalyonun parlak yüzüne aldanıyoruz. Hâlbuki öteki yüzünde bunların daimi bir mutluluğu getirmediğinin resmi var. Hakikaten etrafımıza bir bakalım. Kim bunlarla gerçekten mutlu olabilmiş acaba? Sürekli mutluluk tüm bunlara uzaktır. Küçük şeylerle yetinenlerdir mutluluk deryasındakiler. Küçük şeylerin içindeki büyük hakikati görenlerdir onlar. Nasıl ki şanlı bir padişahın hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz, belki bin elmanın lezzetinden daha fazla bir iltifat-ı şahane lezzeti vardır. Aynen bunun gibi mutluluk, ezel ve ebed sultanı olan Allah’tan gelen en küçük bir şeyde saklı olan muhatap kabule tme hakikatini görebilmektedir. Evet, adımlarımızı şükürle atalım  tâ ki mutluluğa doğru yol alalım.

Bir çıkmaz daha var o da “acıların insanı mutluluğa götürebileceğini kabullenememek.” Dilimiz acıyı iştah açıcı olarak, tat olarak kabul ve tasdik ediyor. Akıl ve kalbimiz dahi çekilen acıların, sıkıntıların ve musibetlerin bizi mutluluk sâhiline taşıyan tatlı ve selâmetli bir gemi olarak görmeli. Neden mi? Hayat hastalıklarla ve musibetlerle sâfileşiyor, kemal buluyor da ondan. Hastalık ve musibetler olmasa idi hayatın ağır şartlarına dayanamayacaktık. Kabiliyetlerimizi geliştiremeyecek, yüksek teknolojiler ortaya koyamayacaktık. Rengârenk bir hayat yerine tekdüze bir hayat sürecektik. Demek hastalık ve musibetler mutluluğa kapı aralayabilir bir mahiyettedir. Ne dersiniz?

Bir yorum

  1. küçük şeylerle mutlu olmak zor şey

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön