Anasayfa / Güncel / İslam dünyasında meşveret ve şuranın önemi

İslam dünyasında meşveret ve şuranın önemi

Meşveret, müşavere, danışıp işaret almak, yani karşiliklı rey ve görüş almak demektir. Toplanıp meşveret eden bir cemaatin teşkil ettiği o güzel meclise de şûrâ denilir. Çeşitli görüşlere başvurmak suretiyle doğruyu elde etmek, muhtelif çiçeklerden farklı zenginlikler, rayihalar, birbirinden güzel renkler ve tatlar taşıyan incelikleri alıp işledikten sonra ortaya konan balı kovandan almak gibidir.

Bir el başka ele kuvvet verdiği gibi, akılların birleşmesi de her şeyi etraflıca görmeye imkân tanıyan ortak aklı insanlığın hizmetine sunar.
Rabbimiz, Kur’an-ı Kerimde meş­ve­re­te yönlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: “İş hususunda onlarla müşavere et!” (Al-i İm­ran 3/159) “Onların işleri aralarında istişare iledir.” (Şura 42/38)

 

İSTİŞARENİN LÜZUMU
Peygamber Efendimiz (sav) bu emirlere uyarak her konuda istişareyi esas tutmuş, Bedir’de Ebu Süfyan’ın geldiğini haber alınca ne gibi tedbir alınacağı konusunda Ensar’la müşavere etmiştir. Bedir esirleri konusunda, Uhud ve Hendek Gazvelerinde, Hudeybiye’de, Taif Seferinde, ezan konusunda olduğu gibi daha pek çok mevzuda da ashabıyla istişare etmiştir. 
Peygamber Efendimizin istişareye verdiği ehemmiyeti Ebu Hureyre (ra) “İnsanlardan ashabıyla istişare eden kimseler içerisinde Resulullah (sav)’den daha çok istişare edeni görmedim.” cümleleriyle beyan etmiştir.
İstişare etmek ve meşverette bulunmak Kur’ân’ın emridir ve bu itibarla bir ibadettir. Kur’ân hakikatlerini tatbik etmeyi esas alan kimselerin elbette ki, Kur’ân’ın bu emrine itaat etmeleri ve mes’elelerini istişare ile halletme yoluna gitmeleri gerekir.
İSLÂM ÂLEMİNDE İSTİŞARE
Bediüzzaman Hazretleri Şam’daki Câ­mi-i Eme­vî’de Şam ule­­ma­sı­nın ısrarıyla içinde yüz ehl-i ilim bulunan on bin adama yakın bir azîm cemaate verilen hutbesinde dikkatleri meşverete, karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaya, birbirinin fikrinden, bilgi ve görgü birikiminden, nazar farklılığından faydalanmaya çekerek şöyle diyordu:
Müslümanların toplum hayatındaki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. “Onların işleri kendi aralarında istişareyledir” ayet-i kerimesi, şûrayı esas olarak emrediyor.

İnsanlık, farklı zamanlarda yaşamış olmakla birlikte, telahuk-u efkar, fikirlerin birbirine eklenmesi unvanı altında tarih vasıtasıyla asırlar arasında dahi birbiriyle meşveret edegelmiş, zaman ve mekan ihtilafı buna engel olmamıştır. Bu meşveret insanlığın bütün terakkisinin ve fenlerin esası olmuştur.
Dikkatleri asırlar ve kıtalar arası meşverete çeken Bediüzzaman Hazretleri, meşvereti, insanlığın bilgi birikiminin ve terakkisinin temeline koymuştur. Her günün, her asrın, farklı coğrafya ve kültürlerin birikimleri, bugünün kazanımları hükmüne geçmiştir.
Bütün bunlarla birlikte ne yazıktır ki, en büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, insanlığın terakkisine sebep olan o hakiki şûrayı yapmaması, yapamaması olmuştur.

Asya’nın terakkide geri kaldığının fotoğrafına sebep meşveretsizlik olduğu, Peygamber Efendimiz (sav)’in şu hadislerinden de açıkça anlaşılmaktadır:
“Bir millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez” 
“Allah ümmetimi dalalet üzere birleştirmez.” “Allah’ın eli cemaat üzerinedir.” 

 

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ NEDEN ISRARLA ŞURA ÜZERİNDE DURMUŞTUR?
Tarih bize gösteriyor ki, İslâm dünyası ne derece dine tutunmuş ise ilerlemiş, ne vakit dinde zaaf göstermiş ise gerilemiştir. Peygamberlerin çoğunun şarkta gönderilmesi, kader-i ezelînin bir işaretidir ki, şarkın hissiyatına hâkim olan dindir. Bugün İslâm dünyasında ortaya çıkan hadiseler de gösteriyor ki, âlem-i İslâm’ı uyandıracak, şu alçaklıktan kurtaracak yine o zemindir.

Hem beşerin -hususan Müslümanların- ihtiyaçları hadsiz, düşmanları nihayetsiz, kuvveti ve sermayesi pek cüzidir. İnsanlık, dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğaldığı bir toplumda, hadsiz düşmanlara ve nihayetsiz ihtiyaçlara karşı, elbette ve elbette, dayanma ve yardım isteme noktası olan iman ile mukabele edebilir. Toplum hayatı da yine iman hakikatlerinden gelen şûra ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o ihtiyaçların teminine yol açar.
Risale-i Nur’un İhlas Risalesinde izah edildiği gibi haklı şûra, ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olur. Aynen bunun gibi, ihlâs ve hakiki istinad ve dayanışma ile üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, -başta Peygamber Efendimiz olarak- tarihte yaşanmış pek çok hadise bize haber veriyor.
Evet, hakikî, samimî bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevi kıymeti ve kuvvetleri vardır.

 
ASYA’NIN BAHTI NEDEN ŞURAYA BAĞLIDIR?
Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve anahtarı şûrâdır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıtalar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır. Ta ki bugün için iki milyara dayanmış İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtları, zincirleri açılsın.
Bu da ancak meşveret-i şer’iye ile imandaki kahramanlık ve şefkatten doğan şer’i hürriyetle olabilir. Ki o hürriyet, şeriatın adabı ile süslenip üzerimize çöken garbın sefih medeniyetindeki seyyiatı atacaktır inşallah.

 
Asya’nın ve İslâm aleminin istikbalde terakkisinin birinci kapısı, sırtını şeriata dayamış, işinin ehli danışma kurullarından teşekkül etmiş bir idare ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Tali’ ve taht ve baht-ı İslâm’ın anahtarı da hürriyete imkan tanıyan sistemlerdeki istişare meclisleridir.
Zira şimdiye kadar İslâm coğrafyası, ecnebilerin manevî baskısı altında eziliyordu. Şimdi İslâmiyet’in hâkimiyeti, dünyada özellikle bundan sonra Asya’da hükümferma olduğunda, her bir Müslüman fert, hâkimiyetin bir cüz-ü hakikîsine mâlik olur. Ve hürriyet, istibdat ve esaret altında sıkıntı çeken bir buçuk milyar Müslümanı esaretten kurtarmaya bir çare-i yegânedir.

 
MERKEZİ MEŞVERET MÜESSESESİNE İHTİYAÇ VAR
Zaman gösterdi ki, umum İslâm’a şamil, bütün Müslümanları içine alacak bir meşveret müessesesi lazımdır. Bu müessese öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Onların kararları umum halka bir kefalet-i zımniye teşkil etsin. Hem menba’, hem ma’kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâm’a karşı vazife-i diniyesini hakkıyla ifa edebilsin.

 
Eski zamanda değiliz. Şimdi zaman cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar harika da olsalar cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehaya karşı mağlûp düşerler. Hâkim olan, şahsi menfaatler ve hissiyattan kurtulmuş, aynı maksada dönük bir topluluğun manevi şahsiyetinden çıkan ve farklılıkları içine alıp hepsine hitap edebilecek sağlam bir şahs-ı manevi olmalıdır. Ki, şûralar o ruhu temsil eder. Vasıtasız, doğrudan doğruya bu büyük vazifeyi yapacak hâlis İslâmi bir şûra lâzımdır. Böyle bir şûraya ciddi manada ihtiyaç vardır. Bu şura bütün Müslümanların ittifak edecekleri bir merkezde -yani merkez-i hilafette- tesis olunmazsa, bizzarure başka bir yerde teşekkül edecektir.

 
SİVİL TOPLUMUN GÜÇLENDİRİLMESİ
Peygamber Efendimiz görüşmenin, iletişim içinde olmanın ve meşveret etmenin gerekliliğine işareten “Müşavere eden bir toplum, mutlaka işlerinin en doğrusuna hidayet edilmiş olur” buyurmuştur. Bedi­üz­za­man Haz­ret­leri de bu istikamette bize ir­tibat­ta ifrat etmemizi tavsiye etmektedir.
Madem ehl-i tevhidiz, öyleyse ittihad etmeye mecburuz. İttihad ittifakı, ittifak muhabbet ve irtibatta ifratı gerekli kılar. Öyleyse bizler Müslümanlar olarak daha sık görüşecek, konuşacak ve problemlerimize çareler arayacağız. İçinde bulunduğumuz türlü sıkıntılardan çıkış yolumuz ancak budur. Birlik ve beraberliğimizdir. Bu konuda sivil inisiyatifler olarak daha aktif ve etkili çalışmalar yapmak durumundayız. Birbirimizi daha iyi tanımalı ve istişare zeminleri oluşturmalıyız.

 
Bu vesileyle iki önemli birlik zemininden, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı ve İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nden kısaca bahsetmek istiyorum.
TGTV Türkiye’de 200’e yakın sivil toplum kuruluşunu bir araya getiren, birlikte tavır geliştirme ve bir sinerji oluşturma maksadıyla istişareyi esas alarak kurulan bir üst yapıdır. Bugün bu maksadla birbirinden değerli çalışmalar yapan birçok STK bu eksende birbiriyle meşveret etmekte, birçok güzel çalışmayı birlikte icra edebilmektedir.
TGTV nin İslâm dünyasında gelişmiş bir versiyonu olan İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ise yine aynı istikamette, bugün için 47 ülkeden 300’ü aşkın sivil toplum kuruluşunun bir arada buluştuğu ve 1 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul’da hayat bulmuş çatı bir kuruluştur. Kuruluş gayesi aşağıdaki gibidir:

İslâm dünyası sivil toplum kuruluşları arasında sürdürülebilir gelişim, birlik ve koordinasyonu temin etmek; 
Tüm dünyada adalet, barış ve istikrar ortamının gerçekleşmesine katkıda bulunmak; 
Bireylerin ve toplumların temel hak ve özgürlüklerini korumak; 
Sivil toplumun katılımcı ve çoğulcu ilkelere dayalı olarak daha da geliştirilmesi için karşılıklı işbirliği çerçevesinde teknik ve sosyal çalışmalar yapmak; 
İslâm kültür ve değerlerinin tanıtılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmaktır. Elan bu hizmetleri artarak devam etmektedir.

 
SONUÇ OLARAK;
Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâm’dır. Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi de İttihad-ı İslâm’dır. Asya’nın bahtının miftahı ise, meşveret ve şuradır.
Dağları görmek için ovalara inmek, ovaları görmek için dağlara çıkmak gerekir. Dağdaki insanın gördükleriyle, ovadaki insanın gördükleri nasıl farklıysa; farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde, farklı birikimlerle bulunan insanların ve toplumların, algı ve değerlendirmeleri de o derece farklıdır. Meşveret ve şura bu farklı algı ve değerlendirmeleri bir araya getirerek bilgi ve tefekkür zenginliği ortaya koyar. Meşveret ve şura, kollektif bir şuurun ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön