Anasayfa / Güncel / Îbadet ve şuur

Îbadet ve şuur

İbadet ve Şuur İmajıBir sivrisineği bile hikmetsiz yaratmayan Cenab-ı Hakk kâinat ağacının en büyük meyvesi olan insanı da başıboş yaratmamış, ona külli vazifeler yüklemiştir. Melaikeye; yeryüzünde bir halife yaratacağının müjdesini veren yüce Allah daha sonra Adem (a.s)’a bütün esmayı öğretmiş, insanoğlunu kendi isim ve sıfatlarına bir tecelligâh yapmıştır. Gizli bir hazine olan ilahi isim ve sıfatların bilinmesi ve tanınması muradı, insanı mahlûkata ustabaşı en geniş anlamı ile halife yapmıştır. Esfel-i safilin denilen en aşağı hatta hayvandan da daha aşağı noktalardan, ala-yı illiyyin denilen meleklerden de daha üst makamlara kadar insanın önünde hadsiz makamlar vardır. İman, itaat, salih amel, ibadet hulasa ubudiyet ile insan bu makamları kateder. Dil ile ikrar, kalb ile tasdik ve fiil ile tatbik bütününden oluşan iman; insanı meleklerin fevkine çıkarır. Böylelikle insan cennete layık kıymet alır.

Abd yani kul sözcüğünden türeyen ibadet kelimesinin lügat manası; Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nehiylerinden kaçmak, şeriatta bildirildiği gibi Allah’a kulluk etmek gibi manaları içerir. İnsana verilen acizlik ve fakirlik ölçeğinde ise ibadetin mânası şudur ki: Dergâh-ı İlâhide abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp Kemal-i Rububiyetin ve Kudret-i Samedaniye’nin ve Rahmet-i İlahiyye’nin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. (Risale-i Nur) Bu yönüyle ibadet insanı acizliği ve fakirliği içinde, yaratıcısına dayanması sırrı ile kâinata bir sultan, bir ustabaşı yapar. Mahlûkatın sözcüsü ve ustabaşısı olarak insan, kendi ibadeti ile mahlûkatın kendi hususi lisanları ve fiilleri ile yaptıkları ibadeti yaratıcısına sunar. Yaratılmışların üstünde bir kıymet alır.

Allah’ın insanı yaratmaktaki muradı, kendisine kulluk etmesidir. ” Ben insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat- 56) ifadesi Cenab-ı Hakk’ın ilahi muradıdır. Fakat bu, Allah’ın muradı olduğu gibi, insanın kendi isteğiyle ibadet etmesi de Allah’ın muradıdır. Yani insanlar, melekler gibi seçme şansı olmaksızın ibadet edecek bir yaratılışta yaratılmamışlardır. Bu şekilde ibadet için melekler yeterlidir. Öyle melekler vardır ki kıyamete kadar secdede yüce Allah’ı hamd ve tesbih ederler. Bunun içindir ki yeryüzünde bir halife yaratılacağının hikmetini anlayamamış biz seni hamd ile tesbih ediyorken yeryüzünde kan dökecek, kin ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın diyerek bu işin hikmetini anlamaya çalışmışlardır. Oysaki ilahi muradın ortaya çıkması ancak insan nevinin yaratılışı ile olacak Cenab-ı Hakk’ın bilinmek ve tanınmak isteğine en  külli cevap Muhammed (asm)’dan gelecektir. İnsanın meleklerden farklılığı ve üstünlüğü, ibadeti, kendi tercihiyle, nefis ve şeytana galib gelerek gerçekleştirmesidir. Nefis ve şeytana galib gelerek ibadet yolunu seçen insanlar, meleklerden daha üstün makamlara çıkmakta ve Allah’ın en değerli, en yakın kulları olmaktalar.

NİÇİN İBADET EDİYORUZ?

Bizi yoktan var eden ve yaşatan Allah’tır. Yüce Allah; vücudumuzu, gören gözler, işiten kulaklar ve konuşan dil gibi mükemmel organlarla donattı. Diğer canlılardan farklı olarak bize akıl verdi ve varlıklar arasında seçkin bir duruma yükseltti. Bunlardan başka, yaşayabilmemiz için teneffüs ettiğimiz havadan, içtiğimiz suya kadar sayısız nimetler verdi. Ayrıca bizi yalnız bırakmadı, Peygamberler ve kitaplar göndererek dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösterdi. Bütün bu iyiliklere karşılık Allah bizden kendisini tanımamızı ve O’na ibadet etmemizi istemektedir. Öyle ise, bizi yoktan var eden ve sayılamayacak kadar nimetler veren Yüce Allah’a karşı teşekkür etmek ve emrettiği ibadetleri seve seve yapmak gerekmez mi? Yaradılışımızın gayesi Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmektir. İbadet görevlerini yaptığımız takdirde hem Allah’ın verdiği nimetlere karşı teşekkür borcunu yerine getirmiş oluruz, hem de O’nun sevgisini kazanırız. Eğer biz Allah’a karşı ibadet vazifelerini yerine getirir, O’nun sevgisini kazanırsak, Allah bize dünyadaki njimetlerinden çok daha fazlasını ahirette verecek ve bizi cennette sonsuz mutluluğa kavuşturacaktır.

İbadetler üç çeşittir:

1- Beden ile Yapılan İbadetler: Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.

Beden ile yapılan ibadetleri her müslümanın kendisi yapması gerekir. Başkasını vekil etmesi caiz değildir. Bir kimse başkasının yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz.

2- Mal ile Yapılan İbadetler: Zekât vermek ve kurban kesmek gibi.

Bir kimse mal ile yapılan ibadetlerde başkasını vekil edebilir.

3- Hem Mal, Hem de Beden ile Yapılan İbadet: Hac vazifesi böyle bir ibadettir.

Parası olduğu halde hacca gidemeyecek derecede sakat, hasta ve çok yaşlı kimseler, kendi yerine bir başkasını bedel olarak hacca gönderebilir. Bir de bunlara ek olarak Risâle-i Nur’larda menfi ibadet olarak isimlendirilen ibadetler vardır ki; hastalıklar, musibetler vb. ile kul zaafını anlar sabır içinde şükür ederse o musibet ve hastalık anları ibadet hükmüne geçer, sevaba nail olur. Bediüzzaman Hazretleri’nin Muhacir Hafız Ahmet isimli talebesi hastalığına sabır içinde şükür etmiş ve hastalığının her bir dakikası bir sene ibadet hükmüne geçmiştir.

ALLAH’IN İBADETLERİMİZE İHTİYACI VAR MI?

Evet, Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın, manen hastasın. İbadet ise, manevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi’ ilâcları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: ‘Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun? ‘ Ne kadar manasız olduğunu anlarsın. (Risale-i Nur) Hazreti Eyüp (a.s)’ın maddi hastalıkları gibi manevi hastalıklara duçar olan bizler her an ve dem Allah’ın huzurunda el açıp boyun bükmeye muhtacız. Beşeriyetten gelen acizliği kudrete, fakirliği zenginliğe çevirmenin yegâne çaresi dergâh-ı İlahi’de el açıp boyun bükmektir. Rabbimizin bize emir ve nehy ettiği ibadetler ise bizim manevi yaralarımızın devası ve ilacı hükmündedir. Yoksa Cenab ı Hakk Ganiy-yi alet ıtlaktır. Hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi nihayetsiz zenginliğin kaynağıdır. Elbette bizim ibadetlerimize muhtaç değildir. “ Kim hidâyete gelmişse ancak kendisi için hidâyete gelmiştir. Kim de dalâlete girmişse kendisi aleyhine girmiştir.” (Yûnus Sûresi, 10/108; İsrâ Sûresi, 17/15; Neml Sûresi, 27/92) buyuran Kur’ân, bir diğer ayette de, ” Mücahede eden ancak kendisi için mücahede eder. Allah âlemlerden müstağnidir.(Ankebût Suresi, 29/6) buyurur. Bir hadis-i kudside de Cenab-ı Hak şöyle buyurur: ” Ey kullarım! Evvelinizden âhirinize, insanlarınızdan cinlerinize hepiniz, sizden en fazla muttaki bir adamın kalbi ve düşüncesi üzere olsanız, bu , benim mülkümde en küçük bir şey arttırmaz. Şâyet evvelinizden âhirinize, insanlarınızdan cinlerinize hepiniz, sizden en günahkâr adamın kalbi ve niyeti üzere toplansanız, bu hâliniz benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez.” (Riyâzu’s-Salihin, 111;)

İBADET ETMEYENİN HALİ NEYE BENZER?

Cenab-ı Hakk’ın insanı kâinat için ince bir ölçü ve hassas bir mizan sûretinde yarattığını ve her bir insana, bu âlem kadar hususi bir âlem vermiş olduğunu beyan eden Bediüzzaman Hazretleri, her insanın kâinatı kendi husûsi âyinesi içinde gördüğünü, her şeyi kalbindeki itikadına göre algılayıp renklendirdiğini kaydeder. Said Nursi Hazretleri bunu bir misal üzerinde şöyle açıklar: Meselâ; ümitsiz ve mâtemli bir insan, mevcudatı ağlar ve çâresiz vaziyette görür. Sevinçli, huzurlu ve neş’eli bir adam, kâinatı neş’eli, huzurlu ve sevinçli görür. İbadete, zikre ve tesbihe dikkatle devam eden adam, mevcudatın hakikaten var olan ibadetini, zikrini ve tesbihini keşfeder. İbadeti terkeden adam ise, mevcudatı, yüksek ve kâmil hakikatine tamamıyla zıt, aykırı ve muhalif bir sûrette başı boş ve tesâdüf oyuncağı tevehhüm eder. Bu yanlış telâkki ve bâtıl anlayışsa, varlıklara dehşetli bir iftirâ kapısını açmaktadır. Allah’ı tanıyan, O’nu kâinatın Sahibi, Hâlık’ı, Hâkim’i ve Yöneticisi bilen, O’nu şirk tasavvurlarından tenzih eden, O’nu kusurlardan münezzeh tutan, O’nu zikreden, O’nu tesbih eden, O’na secde eden ve ibâdet eden, varlıkların sonsuz bir hassasiyet içinde Yaratıcılarına boyun eğmiş olduklarını ve her an secde halinde bulunduklarını bilir, görür, hisseder, keşfeder ve takdir eder. Aksi takdirde varlıkları ehemmiyetsiz, vazifesiz, cansız, karma karışık, perişan ve tesadüf oyuncağı olarak telâkki edecektir ki, bu telâkki ile varlıkları tahkir, kemâlâtını inkâr ve hukûkuna saygısızlık etmiş olacaktır. Yani ibâdeti terk etmek, insanın yalnız kendi hatâsı olarak kalmayacak; bu hareketiyle Sultân-ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan sayısız varlıkların hukûkunu da çiğnemiş olacaktır.

Kezâ, kendi mevcudiyetinin, Mâlik’inin harikulâde bir sanat eseri olduğunu bildiği halde, kendi Mâlik’ine secde etmeyi ve emirlerine boyun eğmeyi terk eden adam, kendi Sahibinin bir kulu olan kendi nefsine karşı da zulmetmiş olmaktadır. Bu durumda onun adâlet Sahibi Maliki, elbette o kulunun hakkını onun nefs-i emmaresinden almak için, dehşetli bir biçimde onu tehdid edecektir. Nihayet, “insan” olarak yaratılmış olmanın neticesi ve fıtratın gâyesi olan “ibadeti” terk etmek, Allah’ın hikmetine uyumsuzluk, Rabb-i Rahim’in irâdesine itimatsızlık ve emrine itaatsizlik mânâlarını taşımaktadır.  İbadete devam ise bütün kâinatı temsilen, bizim, Rabb-i Rahim’imize karşı en ciddiyetli duruşumuz, en hakikatli kıyâmımız, en yüksek niyâzımız ve en hâlis duâmızdır. Bu duruşa, bu kıyâma, bu niyâza ve bu duâya elbette bizim ihtiyacımız vardır.

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön