Anasayfa / Güncel / Herşeyden önce bize lâzım olan şey

Herşeyden önce bize lâzım olan şey

Sohbet ortamlarında hani bazen sorulur “Haydi! Herkes sırayla birer tane Pergamberimiz (asm)’ın sünnetini söylesin” diye. Herkes o an hemen ilk aklına gelen sünneti söyler. “Yemeğe tuzla başlamak” diyenler çıkar, “Her an abdestli olmak” diye cevap verenler olur.”Komşuya iyilik etmek” diyerek sohbete katkıda bulunanlar çıkar ve sohbet devam eder, gider.

Bu cevapların hepsi gerçekten sünnettir ve pek güzeldir. Ben burada bu tarz sohbetlerde ilk anda hemen akla gelmeyen, bir sünneti, sizlerle paylaşmak istiyorum. Zira bu sünnet bütün sünnetlerin esasını oluşturan, Müslümanlar arasındaki güveni ve birliği sağlayacak bir sünnet olarak karşımıza çıkıyor, Özellikle bu Peygamberi ahlakın, bütün sahabelerce örnek alınan bir sünnet olduğunu tarih bize söylüyor.Eğer bu sünnet günümüz Müslümanlarınca baş tacı edilse İslam Birliği’nin gelişmesinde ve kökleşmesinde çok mühim bir anahtar olacaktır.

Evet, İslam tarihi bize gösteriyor ki mü’minler ne zaman doğruluğu hayatlarının merkezine aldılar terakki ettiler, yükseldiler, bütünleştiler. Ne zaman ki doğruluktan uzaklaştılar, gerilediler, alçaldılar, parçalandılar. Müslümanlar, ne zamana kadar; sahabe asrını, Asr-ı Saadet yapan doğruluk ahlakını yaşadılar, kendi asırlarını  da faziletlerle bezediler. Ne vakit ki sahabelerin en önemli en önemli hasleti olan doğruluktan ayrıldılar, kendi dönemlerini maalesef İslam’ın rengiyle süsleyemediler.

Evet, sahabelerin üzerinde güneş gibi parlayan, sahabeleri en yüksek mertebelere çıkaran, özellikle onları Muhammedü’l-Emin (asm)’a ashab olma likayakatine ulaştıran sıdk, doğruluk ve yalan söylememek sünnetidir. İslam alimlerine ittifakla “Sahabeler daima doğru söylerler. Onlardaki rivayet tezkiyeye muhtaç değil. Peygamber Aleyhisselatu vesselam’dan rivayet ettikleri hadisler, sahihtir.” sözünü söyleten sahabelerin yalan söylemektense, ölmeyi tercih edecek derecede yalandan nefret edip hakka, hakikate, doğruluğa aşık olmalarıdır.

Evet, O sahabeler ki doğruluğu, İslamiyet’in en mühim esası, en köklü temeli bildiler.

O sahabeler ki, doğruluğa imanın en birinci özelliği olarak iman ettiler.

O sahabeler ki, insanı her türlü mükemmeliğe ulaştıran vesilenin doğruluk olduğunu hayatlarıyla ispat ettiler.

O sahabeler ki, sıdkı bütün yüce huyların en temel mayası bilip doğruluğu toplum hayatının can damarı olarak gördüler ve öylece dosdoğru yaşadılar ve tertemiz bir İslamiyet’i ümmete miras bıraktılar.

Yine O sahabeler ki, küfrün; inların bütün çeşitleriyle yalan olduğunu bildiler. Yalandan küfürden nefret ettikleri gibi nefret ettiler.

Yine O sahabeler ki, yalanı insanın manevi hayatını yok eden bir bardak zehir gibi gördüler. Münafıklar gibi manen intihar etmediler.

Yine O sahabeler ki, yalandan akrepten, yılandan kaçar gibi kaçtılar. Müseylemetü’l-kezzablara düşman, Resulullah’a arkadaş oldular.

Yine O sahabeler ki, yalanı cehennem gibi, cehennem azabı gibi gördüler, yalandan uzak durup sadece doğruluk nuruyla kalblerini açtılar ve cennetlere uçtular.

Elhak, sahabeler böyle harika bir kemalatı ve maneviyatı kazandılar. Biz de onlar emsal bir kemalata talip ve sahip olmak istiyorsak bu hali nasıl kazandıklarını araştırmamız gerekmez mi? Sahabeler böyle muhteşem bir hali ve duruşu gösterebildiler ama “Kimi örnek alarak gösterebildiler?” sorusunun cevabını aramamız, çağımızı Asr-ı Saadet misal bir asır yapmanın başlangıç noktası değil midir?

Evet, gerçekten sahabeler, “Örnek ve model bir toplum nasıl oluşturulur?” sorusunu hayatlarıyla cevapladılar.

Çünkü sahabelerin önünde “Sakın ” Doğruluktan ayrılmayın. Doğruluk sizi iyiliğe, o da sizi cennet’e ulaştırır.”1 diyen doğruluk abidesi bir modelleri vardı.

Çünkü saabelerin yanında, ahlakı Kur’an olan, Kur’anı her haliyle yaşayan istikametli bir rehberleri vardı.

Çünkü sahabelerin hedefinde “Konuştuğunuz zaman doğru konuşun! Vaadettiğiniz zaman yerine getirin! Emanete karşı emin olun!”2 diyen doğruluk ve dürüstlüğün en güzel örneği olan şanlı Nebileri vardı.

Çünkü sahabelerin idealinde “Aleyhinize de olsa doğru söyleyin” diyen dosdoğru bir Peygamberleri vardı.

Çünkü sahabelerin hayatında; bir şey hakkında söz verdi mi, verdiği sözde ne pahasına olursa olsun mutlaka duran bir önderleri vardı.

Çünkü sahabelerin yaşamında “Aldatan Cehennem’dedir.”3 “Yalan, cehennem kapılarından bir kapıdır.”4 “Yalan, imana zıttır.”5 “Yalan, münafıklık alametidir.”6 “Yalandan sakının, Yalan insanı kötülüğe, o da Cehennem’e götürür.”7 diye haykıran yalandan hiç hoşlanmayan yalancıları hiç sevmeyen Resulleri vardı.

Bu konuda son olarak beni çok etkileyen, Efendimiz (asm)’ın doğruluğuna, hakperestliğine, dürüstlüğüne delil olan, bizlere de ölçü olabilecek iki tarihi olayı aktarmak istiyorum. Biri, daha Peygamberimiz’in getirdiği dinin yeni filizlendiği bir dönemden.

Diğeri ise, Peygamberimiz’in Mekke Fatihi olarak doğduğu, ama hicretle ayrılmaya mecbur kaldığı Mekke’nin fethedildiği günden.

Birincisi, Resul-u Ekrem (asm) Efendimiz etrafındaki hükümdarlara, son din olan İslamiyet’e girmeleri için davet mektupları gönderiyordu. Bu mektuplardan birini de dönemin Roma imparatoru Hiraklius’a göndermişti. Hiraklius, mektubu baştan sona okudu. Durumu araştırmak için  Şam bölgesinde bulunan mekkeli tüccarlaran bazılarını huzuruna getirtti. O Sırada o bölgece ticaret için bulunan Ebu Sufyan da getirtilen tüccarlardandı. Hiraklius ile  Ebu Sufyan’ın arasında şöyle bir konuşma cereyan etti: Hiraklus sordu “Ona daha ziyade tabi olanlar kimlerdir, zenginler mi, fakirler mi?Ebu Sufyan cevapladı “Fakirler” “Hiç ona inananlardan dönen oldu mu?” “Şimdiye kadar hayır.” “Artıyorlar mı azalıyorlar mı?” “Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.” “Küçüklüğünden beri aranızda olan bu zatın hiç yalan söylediğini duydunuz mu?” “Hayır, hiç birimiz onu yalan söylerken görmedik, duymadık.”

O günlerde Müslümanların en  amansız düşmanı olan Ebu Sufyan’dan aldığı bu cevaplardan etkilenen Hiraklius, kendini tutamayarak şöyle dedi “Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da şimdi Allah’ a karşı yalan söylemesi düşünülemez.”8

İkincisi: Mekke’nin Fethi günü, görüldükleri yerde öldürülmeleri emredilen kişiler arasında bir mürted de vardı. Bu kişi öldürüleceğini anlayınca sütkardeşi olan Hz.Osman’ (ra)’a sığındı. Yaptıklarından pişmanlık duyduğunu belirterek ondan kendisi için Peygamberimizden eman dilemesini istedi. Netice de Hz.Osman (ra), Efendimiz (asm)’den onun affedilmesini rica etti. Peygamberimiz (asm), Hz.Osman (ra)’a “hayır” manasında başını çevirdi. Hz.Osman (ra) bir kaç kez diğer taraflardan yaklaşıp yine onun affedilmesini istedi. Ve sonuçta Peygamber Efendimiz (asm) isteksiz olarak da olsa Hz.Osman’ın hatırına o kişiyi affetti.

O kişi, Hz.Osman’la birlikte  Hz.Peygamberin yanından ayrıldıktan sonra onu öldürmek üzere fırsat kollayan bazı sahabeler, “Keşke eman vermeden önce, bize onu öldürmemiz için bir göz işareti yapsaydınız” diye efendimize sordular. Bunun üzerine o doğruluk rehberi hukuk tarihine geçecek şu ibretli sözü söyledi “Peygamberler hainler gibi göz yapmaz, göz kırpmaz”9  Evet, işte onlar böyle dürüst bir Peygamber’in sahabesi oldular, istikamet dersini böyle bir Peygamber’den aldılar, dosdoğru bir hayatı böyle bir Nebi’den modellediler. Sırat-ı müstakim üzere yaşadılar ve O şanlı Resul’ün davasına, mirasına sahip çıktılar. Rabbimizden niyaz ediyoruz ki bizleri de onların davalarına ve ahlaklarına varis olanlardan eylesin.


Gelen Aramalar:adalet

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön
bedeli ödüceksin yavsak