Anasayfa / Güncel / Esmâ-i Hüsnâ’nın Mihrak Noktası ALLAH (cc)

Esmâ-i Hüsnâ’nın Mihrak Noktası ALLAH (cc)

İnsana bakışın ufkunu yazmış bir kısım ehl-i hal. Zübde-i âlem, merdûm-i dîde-i ekvan, misal-i musağğar-ı kâinat demiş. İnsan bir elifte yerleşen, kâh noktaya sığışan kâh aleme sığmayan… Âleme öz, mahlûkata göz bebeği ve kâinatın küçültülmüş modeli. Nasıl verilmiş bunca, ehemmiyet insana, nasıl olur da bozar şu insan ahsen-i takvim genetiğini?

Kur’an mercekli bakış açısında enfüs ve afak bir noktada yansır. Elbette ki Kur’an kelimelerini âlemler kâğıt, denizler mürekkep olsa bitiremez. Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa’ya “Mukaddes Tuva vadisine geldin, nalınlarını çıkar dediği şu ayet içleri titretir. Muhakkak ki Ben, ben Allah’ın…”

İşte enfüste, insan âfakta kâinat ve on sekiz binden ziyade söylenen âlemler, mikrosu ve makrosu umumen Cenab-ı Hakk’ın ulûhiyetinin tasarrufu, tedbiri ve takdiri altındadır. Bir ışık prizmasına yansıyan bir ışının yedi renge ayrışması gibi her şeye yansıyan ‘Allah’ ism-i Celili de bin bir Esmâ-yı İlahiye’ye ayrılır ve umumunu tazammun eder.

İşte bu âyet kadar kat’i ve keskindir. Naziri, zıddı, niddi, eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Sadra şifa, ruha gıda, ahde vefadır ki; insan söz vermiştir. Allah’ıyla ahitleşmiştir kâlu belâda. Mukaddes vadiye ulûhiyetinin dairesine temas eden tüm fikrî, kalbi, hali ve kavli hallerinde nefse takılı olan benliğini çıkaracak, bir kenara bırakacaktır. Bunun bedeline künuz-i Esmâ’yı İlahiye’nin anahtarı ve kendi de bir tılsım-ı muğlâk olan; Cenab-ı Hakk’ın tezahürü ve O’ndan bir öz olan, haddi çizilmiş enesini takınacaktır. Ve nübüvvet yolunun bir düstur-u âlisi olan (Tahallaku bi ahlakillah) sırrına ulaşacaktır. Yani Cenab-ı Hakkın ahlakıyla ahlaklanacaktır.

Allah ismi Celili kudsi bir anahtardır bin bir esmaya ulaşmaya, bundandır ki Lâilahe İllallah’tır. Ahlaklanacaktır; Rabbi Rahimdir. Gafurdur, Cemildir… O da öyle olacaktır. Böylelikle O’nun ahlakıyla ahlaklanmış Muhammedi sadâ ile sanki Kâlu belâda bir kez daha Belê Belê deyip bir biri ardınca ve kulca secdesini yapacaktır.

İki daire var karşımızda; biri ulûhiyetinin dairesi ki Allah yansır bütün ihtişamıyla enfüste ve âfakta; biri ubudiyet dairesidir ki kendini bilmiş Rabbini bilmiş bir ene bükülür secdelerce.

İki daire içinde iki levha görünür. Ulûhiyet dairesinde sanat levhası, ubudiyet dairesinde tefekkür levhası…

Daire-i ulûhiyet hep alakadardır ubudiyet dairesi ile. Çünkü O Allah’tır. Ahsen-i takvim genetiğinde yaratılan daire-i ubudiyetteki insan, o dahi alakadar olmalıdır  Allah’ı ile. Zira insanın imanı bir intisaptır, o intisap ile ancak insan Halık-ı Zülcelali’ne bağlanır, Cennete layık bir kıymet alır. Meleklerin fevkinde zübde-i âlem ancak öyle olur.

Asrın hastalığı narsizm ve dahi nihilizm. Zaman enaniyet zamanı. Ancak sıyrılmalı insan nefse takılı ensesinden, nalınlarını çıkarmalı, makam-ı âlâyı ubûdiyete Lailahe İllallah sırrıyla varmalı. Allah Azze ve Celle’ye illâ kul, illâ kul olmalı.

Cenab-ı Hakkın ahlakıyla ahlaklanmış Resûlullahtır. O ki bilmiş, O Allah’tır, Ehad’dır, Samed’dir, eşi benzeri ve ortağı yoktur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Allah ki, kalbin sıkıştığı her an ve demde kalpleri tatmin edendir.

Kalbin kut ve gıdası, ruhun heva-yı nesimi, letâif-i Rabbâniyenin âb-ı hayatı namazda ve namazdaki secdede yanaşır kul Allah’a. Ulûhiyet ve ubûdiyet… Çünkü Rabbi nida eder. “Şüphe yok ki, ben (evet) ancak ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâha, 14)

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön
bedeli ödüceksin yavsak