Anasayfa / Güncel / Enaniyet

Enaniyet

Bediüzzaman Hazretleri, cinni ve insi şeytanların Kur’ân’a ve imana hizmet edenlere, altı ile ile hücum ettiklerini söyler. Bu altı hileden beşincisini, bazı ifadeleri aynen bir kısmını da izah ederek yazmaya çalıştık. O, şöyle der; ” Dine düşmanlık edenlere taraftar olanlar, insanda bulunan gurur damarından istifade ederek kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Gerçekten insanda en tehlikeli damar, benliktir. Aynı zamanda en zayıf damar da odur. Onu okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler. (O gururu kırmak da, insanın çok tehlikeli şeyler yapmasına sebeptir. İmana hizmet edenler için de bunda iyi bir ders vardır; şöyle ki ehl-i dünyanın yaptıklarından farklı olarak, bir kimsenin gururunu okşayarak, onun doğru yola gelmesine vesile olunabilir.) “Ey Kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki: Şu asırda doğru yoldan ayrılanlar gurura binmiş, sapıklığın her alanında koşuyor. Doğru yolda olanlar mecbur olarak gururu terketmekle hakka hizmet edebilirler. Benliklerini kullanılmakta haklı dahi olsalar; madem ki ötekilere benzer ve onlar da haklı olanları  kendileri gibi nefisperest zannederler; bu hareket hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, eneyi kabul etmiyor. “Nahnü” istiyor. Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor.

Enaniyet temsili imajElbette kanaatiniz gelmiş ki bu fakir kardeşiniz gururla meydana  çıkmamış. Sizi benliğine hizmetçi yapmıyor. Belki, gurursuz bir Kur’ân hizmetkârı olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve benliğine taraftar olmamayı meslek olarak seçmiş.  Bununla beraber, kat’i deliller ile sizlere isbat etmiştir ki: Meydan-ı istifadeye konulan risâleler, miri malıdır; yani Kur’ân-ı Hakim’den sızan bir tefsirdir. Hiç kimse, benliği ile onları kendine mülk edinmez! Haydi, farz-ı muhal olarak ben benliğimle o eserlere sâhib çıkıyorum, benim bir kardeşimin dediği gibi: Mâdem bu Kur’âni hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğna etmemelidirler.

Selef-i Sâlihinin ve hakikati araştıran âlimlerin eserleri, gerçi her derde kâfi ve vâfi büyük bir hazinedir; fakat bazı zaman olur ki bir anahtar bir hazineden daha ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır; fakat bir anahtar, çok hazineleri açabilir. Zannederim ki o ilimden gelen benliği fazla taşıyan zatlar da anladılar ki: Neşrolunan risâleler, Kur’ân hakikatlerinin birer anahtarı ve o hakikatleri inkar etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır. O kuvvetli ilmi benlik taşıyan fazilet ve kemalat sahibi zatlar bilsinler ki; Risâle-i Nurlardan istifade etmekle bana değil, Kur’ân-ı Hakim’e talebe ve şakird oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.

Haydi, farz-ı muhal olarak ben üstadlık dava etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakalarını, avamdan havassa, câhilden âlime kadar, maruz kaldıkları evham ve şüphelerden kurtarmak çâresini bulduk; o âlimler ya daha kolay bir çâresini bulsunlar veyahut bu çâreyi lüzumlu görüp ders versinler, taraftar olsunlar.  Ülemaü’s-sû denilen kötü alimler  hakkında büyük bir tehdit var. (Zira hadis-i şerifte: “Kıyamet gününde en şiddetli azab gören ilminden menfaat görmeyen alimdir.” buyrulmuştur. İmam Ali (ra) da Onsekizinci Lem’a’da bid’a olan Latin harflerinden bahsederken “Ahirzamanın fena insanları bir kısım kötü alimlerdir ki hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bid’alara fetva veren ve onların yayılmasına yardım edenlerdir” demiştir.)

Bu zamanda ilim ehli ziyade dikkat etmeli. Haydi farzetseniz ki düşmanlarımızın zannı gibi ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum.  Acaba dünyevi ve milli bir maksad için, çok zatlar benliği terkedip firavun gibi bir adamın kemal-i sadakatla etrafına toplanıp kuvvetli bir dayanışmayla iş gördükleri halde; acaba bu kardeşiniz, hakikat-ı Kur’âniye ve iman hakikatleri etrafında, kendi benliğini örtmekle beraber, o dünyevi komitenin onbaşıları gibi, benliği terketmekle Kur’an hakikatleri etrafında bir dayanışmayı sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük alimleriniz de ona “Lebbeyk” yani “buyurun demesinde haksız değil midirler?

Kardeşlerim, benliğin içimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf Allah için hizmet edilmezse, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü, kulağına hased etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de: Bu cemaatimizin ve heyetimizin şahs-ı manevisinde herbiriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilakis birbirinizin üstün özellikleriyle iftihar etmek, lezzet almak vicdani bir vazifenizdir.

Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, ilimden kaynaklanan bir benlik bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar o risalelere yapışsa da nefsi, o ilmi enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hatta yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risâleleri sevdiği ve aklı güzel gördüğü ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, ilmi benlikten gelen kıskançlık cihetinde içinden bir düşmanlık besler gibi, Risâle-i Nur’un kıymetinin düşmesini arzu eder tâ ki kendi fikrinin ürünü olan kitapları onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Hâlbuki mecbur kaldığımdan haber veriyorum ki:

“Bu Kur’ân derslerinin dairesi içinde olanlar, allâme denilen zamanın en büyük âlimleri ve mezhep kurabilecek derecede müctehidler  de olsalar; vazifeleri -iman ilimleri cihetinde- yalnız yazılan şu Risâlelerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü çok delillerle anlamışız ki: Bu imana dair ilimlerde fetva vazifesiyle vazifelendirilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin ilimden gelen benlikten aldığı bir his ile şerh ve izah haricinde birşey yazsa; Risâle-i Nur’a karşı soğuk bir muaraza veya eksik bir taklid hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risâle-i Nur eczaları, Kur’ân’ın sızmaları ve mânâlarıdır. Bizler, taksimü’l-âmal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife üzerimize alıp o âb-ı hayat sızmalarını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!…” (29.Mektup)

Bu izahlardan anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman Hazretleri, kendisinden sonra da Risâle-i Nur dairesi içinde görünen talebelerinin asıl vazifesi ne olduğunu yorum götürmeyecek derecede açıkça ifade etmiştir. O vazife de Risâle-i Nurlara şerhler yazmak veya onları okurken maksadın dışına çıkmadan izahlar yapmak veyahut insanların seviyelerine göre, o risâleleri tanzim ederek düzenlemektir. Daire içinde görünüp bir kısım kitaplar yazıp Risâle-i Nurların yerine koymak veyahut o risâleleri şerh ve izah yerinde anlaşılmamasını bahane ederek sâdeleştirme adı altında, bir kısım cümleleri, hatta bazı satırları bile çıkararak geniş mânâ ifade eden kelimeleri kısır mânâlı kelimelerle değiştirmek, tahriften başka bir şey değildir .Asr-ı Saadetten Osmanlının sonuna kadar, hiçbir İslâmi eser böyle bir tahrif görmemiştir.

Bu konuyla ilgili Yorum Yapın

Mailiniz yayınlanmayacak



Başa Dön
bedeli ödüceksin yavsak